Ne Hikmetse !

\\Ana Sayfa

Yazı Listesi

Pazartesi, Aralık 25, 2006

Bir Bölü İki

Genelde anlatacaklarımı dolaylı yoldan işlemeyi severim fakat bu gün bu yola pek başvurmayacağım.

Geçen gün haber bültenlerinde haberi yapılan konulardan birisi de Saddam'ın Kuzey Irak bölgesinde adı malum bir etnik gruba karşı soykırım uyguladığı, bunu da Türkiye ile birlikte yaptığı öne sürülmüş ve ortaya bir “belge” atılmıştı. ABD'deki duruşmada da bu belgenin içeriği açıklanmıştı.

“Gerçekte” bu tür bir olay oldu mu, olmadı mı onu bilecek bir konumda değilim fakat bu olayın (bana göre) adi bir yalandan daha öte, ülkeyi bir ayrışma girdabına sokma niyetiyle ortaya atıldığını düşünüyorum.

Bu tür bir söylemin ülkede bir “kutuplaşma” yaratacağı, mevcut kutuplaşmaları ise körükleyeceği, grupların farklılıklarını ön plana çıkaran hatta vurgulayan bir söyleme doğru gideceği görülüyor.

Sürekli farklılıkların vurgulandığı bir ülkede “bütünlük” nasıl sağlanabilir? Sürekli “siz farklısınız” veya “biz farklıyız” nidalarının yükseldiği bir ortamda birilerinin de muhakkak o yüksek sesleri bağrışmalara dönüştüreceğini de unutmamalıyız. Umulur ki bu yüksek sesle atılan “biz farklıyız” nağraları olaylara kitlesel boyutlar kazandıracak şekilde yeni provokasyonlara zemin hazırlamasın.

“Karikatür krizi”nde de buna benzer bir “ayrışma” batıdakiler ile doğudakiler arasında da yaşanmadı mı?…

O nedenle herhangi bir kültürel veya etnik grubu itham edici, suçlayıcı söylemlerin bu tür bir “ayrışmaya” katkı sağlayıcı göz ardı edilmemeli. Mesela herhangi “bir” insanın herhangi bir suçu işledikten sonra medyanın bunu haber bültenlerinde “şu gruba mensup”, “şuralı”, “o'cu”, “bu'cu”, “bilmem neci” sıfatlarıyla birlikte etnik veya kültürel bir grubu veya kitleyi de “vurgulayarak” sunması, olayları yerel düzeyden kitlesel düzeye taşıyacaktır.

O nedenle tedbiri elden bırakmamak, olayları iyi takip etmek, etkilerinin veya sonuçlarının “genele yayılmasını önleyici politikalar uygulamak” ve “etki altında kalan” grupların “aşırıya gitmelerine” engel olmak gerekir.

Tahrik ve kışkırtlamara karşı sabırlı olmanın zor olduğunu yaşayarak öğrenmiş bir insanım. Ülkemiz grip olmuştur, iyileşmesinin tek yolu ise kışkırtmalara karşı gaza gelmemek ve ortamı germemektir.

Bu arada, duruşmada belgenin içeriği okunurken şaşkın bir yüz ifadesi sergileyen Saddam'a bir soru: “halâ kullanıldığının farkında değil misin?”

Cuma, Aralık 15, 2006

Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı

İnsanlar farkında olmasalar bile aslında “çok bilmiş” yaratıklardır. (Tıpkı benim gibi…)

Bir insanı bir şeye inandırmak istiyorsanız genelde izleyeceğiniz yol, ya o kişiye nasihat ederek ya da söz konusu mevzuyu iyi ve kötü örnekleriyle birlikte uzun uzun anlatarak olur. Gözünüz kesiyorsa zor kullanarak da birşeyleri anlatabilmeniz mümkün olabilir…

Fakat bu yöntemlerin hiç birisi, sonucu “garanti etmez”. Mesela öğüt ve nasihatlar insanın bir kulağından girer öbür kulağından çıkar. Uzun uzadıya sohbetler ve tartışmalar sonucunda da herhangi bir noktada görüş ayrılıkları oluşması ise kaçınılmazdır. Zor kullanarak kim neyi anlatabilmiş derseniz, geçen gün geberen pinoşeye veya hitlere bir sorun isterseniz, onlar başarabilmişler mi…

İnsan “dirençli” bir varlıktır. O nedenle birilerini bir şeye inandıracaksanız buna onların karar vermesini “sağlamak” en garantili yöntemdir. Eğer “ortamı hazırlar” ve gerekli koşulları “oluşturursanız” karşınızdaki dünyanın en dik kafalı kişiliği bile olsa sizin öğütlediğiniz yönde davranacak, “kararı kendisi verdiği için” davranışına da gönül rızasıyla devam edecektir. Ülkeler de insanlar gibidir.

Mesela bir süre için Dünya üzerindeki enerji talebinin sebepli veya sebepsiz birden bire 5 - 10 kat arttığını düşünün. (Bush'dan önceki dönemde petrolün varil fiyatı 5 - 10 dolar düzeyindeyken aradan geçen zaman zarfında 40 doları aştıktan sonra takip etmeyi bıraktığımı bir yerlere not edin derim…)

Böyle bir durumda akla gelen ilk şey enerji darboğazının yaşanacağı, ardından petrol fiyatlarında da kabullenilmesi mümkün olmayan fiyat artışlarının oluşacağıdır. Petrol için harcanan mali kaynağın diğer maliyetlere de yansıyacağı ve zincirleme bir krizle karşı karşıya kalacağımız ise en azından “ülkemiz için” bilinen bir gerçek. Doğal olarak bu tür bir ortamda “serbest piyasa kuralları”nın uygulanabilirliği ne kadar gerçekçi olur veya “liberal politikaların hükmü ne kadar geçer” derseniz sorunun yanıtını “hayal gücünüze” bırakıyorum.

Aklı başında hiç bir ülke bu tür bir duruma karşı tedbir almadan varlığını sürdüremez. “Tedbirler ne olabilir” diye sorulacak olursa “ben ekonomist değilim” diyerek sıyrılmayı isterdim ama ne kadar doğru bir yaklaşım olur orası şüpheli.

Aslında böyle bir durumda yapılacak en akıllıca davranış sadece tek bir çözüme bel bağlamamak olur. Mesela serbest piyasa koşullarının oluşturduğu bir ekonomik düzenden uzaklaşmak, olayı biraz daha kontrollü takip etmek, ithal mallara uygulanan kotaların yükseltilmesi, biraz daha korumacı bir anlayış ile olaya yaklaşmak atılacak ilk adımlar olarak değerlendirilebilir.

Uzun vadede ise enerji kaynağı çeşitliliğinin artırılması yanında “enerji türü çeşitliliği”nin de artırılmasına yönelik çalışmalar olabilir. Gerçekliği ve geçerliliği ne kadar doğru onu bilemem ama “erke dönergeci” ve Vestel'in Bor madenine dayalı “yakıt pilleri” gibi projelerin desteklenmesi en mantıklı çözümlerden birisi gibime geliyor.

İnsanları ikna etmenin en iyi yolunun “kararları onların verdiğine inandırmaktan” geçtiğinden bahsediyordum ve bu konuda bir örnek vermiştim. Yine o örneğe devam edelim.

İşte tam bu noktada yukarıda verdiğim varsayımın gerçekleşmesi durumunda insanlar ve ülkeler şartların gereğini yerine getirdiğinde dünyanın siyasi görüntüsü sizce nasıl olurdu… Büyük olasılıkla küreselcilik akımı yaşayacak bir yer bulamazdı…

Bu arada, rüyanızda hiç 20 yıl sonrasının “Çin Devletini” gördünüz mü?

Size önerim “yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı”. Yerli malı haftanız kutlu olsun.

Pazar, Aralık 03, 2006

Güç Nedir?

“Her toplumda insanlar ülkelerinin gücünü askeri gücü ile eşit tutar”. Mesela tanklarınız, tüfekleriniz, uçaklarınız, gemileriniz, füzeleriniz vs. ne kadar çok ve ileri teknolojiye sahip ise ordunuz ve dolayısıyla ülkeniz de güçlüdür. Buna bir de asker sayınız ve deneyimli subaylarınızı da katarsak bu durum tadından yenmez tahin pekmeze benzer.

Peki bu kadar güçlü bir ordu ne işe yarar?

Sizi diğer ordulardan ve dolayısıyla ülkelerden korur. Dış tehditlere karşı bir “kalkan” görevi görür. Terör durumlarında güvenliği sağlar. Ne kadar güçlü ise veya gözüküyorsa caydırıcılığı da o kadar fazladır. Herhangi bir ordunun “var olması” çoğu zaman “savaşları önler”.

Tamam, bu noktada size bir soru. Ordu sizin uluslararası can güvenliğinizi koruyor “peki ya ekonomik güvenliğinizi” koruyor mu?

Düşünmenize gerek yok, ekonomi ordunun görev alanına girmiyor. O işi hükümet yerine getirir. Piyasaların kontrolünü sağlar, vergileri düzenler, kanunlar çıkarır veya değiştirir. Çeşitli ihaleler açar vs… Bununla birlikte kamu hizmetlerinin sürekliliği ve ordunun güncelliğini korumak zorunda olması ekonomiyi sürekli denetim altında tutmanın doğal sebepleridir. Buradan ordu az para harcasın, tutumlu olsun vs. gibi sonuçlar çıkartmak aymazlıktan öte bir şey değildir. Söylediğim başka bir şey.

Gücün ne olduğu ile ilgili soru şuradan kafama takıldı. Normal (olduğunu zannettiğim) şartlar altında AB ile müzakereler tıkandığında döviz kurlarında ve faiz oranlarında “tutarsızlıklar” oluşurdu. Şimdi ise böyle bir durum gözükmüyor, üstelik kurlar da aşağı iniyor ve özel sektörlerde “kazan kaldıran” yeniçeriler “gözükmüyor”. “Bu rahatlığın sebebi ne?”

Ekonomik anlamda şu an için pek bir rahatsızlık belirtisi yok fakat bununla birlikte para eden bir çok kurumumuzu özelleştirdik, özelleştirmelere devam ediyoruz ve özelleştirmeleri yaptığımız kişi ve kuruluşlar ise Türkiye dışından. Görünüşte ekonomimiz düzeliyor gibi gözüküyor fakat aynı zamanda dışa olan bağımlılığımız gitgide artıyor ve biz bu gidişatı kontrol edemiyoruz. Bankalarımız yabancı bankalar tarafından “satın alınıyor”, en çok kâr eden kuruluşlarımızı yabancılara “satıyoruz”. Bununla birlikte dış borçlarımız ise “varlığını” sürdürüyor.

Asıl soru şu; ekonomi ve siyaset birbirini ilgilendirmeyen iki farklı alan mıdır yoksa bir bütünün parçaları mı? Yani “siyasete yön verenler aynı zamanda ekonomik şartları da yönlendirebiliyorlar mı” yoksa tam tersi mi doğru? “Ekonomik anlamdaki güç bizde mi yoksa başkalarında mı?”

Eğer ekonomik güç ve / veya kontrol bizde değil ise bu, dış etkilere açık olduğumuzu gösterir. Herhangi bir kaç yerde bomba patlayıp insanların güvenlik kaygısıyla oluşturacakları buhranlı bir durumda veya döviz kurlarının bir anda aşırı yükselmesi, bir anda da aşırı düşmesi sonucu oluşacak ekonomik tabloda ne olacağını tahmin edebilmek güç değil.

Herhangi bir hedefe ulaşabilmek için sadece niyet ve çaba bazen yeterli olmayabilir, “kontrol etmek de gerekir”. Eğer “ekonomik güç bizde değil ise” güçlü ordulara sahip olmamızın hiç bir anlamı yok, çünkü “orduların da karnı acıkır”.

Dilerseniz şu yazıları da bir okuyun;

Salı, Kasım 28, 2006

Zaaf

İnsanların kendilerine yapabilecekleri kötülüklerin sınırı yoktur. Mesela bunlardan birisi kendisine yalan söylemek, diğeri ise ilkesizliktir. Mesela herhangi bir insan gerçekte ne olduğunu, ne olmak istediğini ve dışarıdan nasıl görüldüğünü karıştırıyorsa o insanın yapacağı işlerde başarılı olması pek beklenen bir durum değildir. Ayrıca, insanların kendilerine belirledikleri ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalmamaları da bu tür kişilerin zaaflarına bağımlı hale geldiklerinin bir göstergesi olarak düşünülebilir.

Bu açıdan bakıldığında kimliğinin farkında olmayan insanların büyük bir çoğunluğu oluşturduğu da bir gerçek haline geliyor.

Bu tür insanlar yaşamlarını nasıl sürdürürler? Mesela ele aldıkları veya ilgilendikleri konularda aşırıya kaçarlar. Duydukları ilk şeye inanırlar. Gördükleri ilk şeyi benimserler. Kısaca pek düşünmeden, önlerine ne konuluyorsa olduğu gibi alırlar, hiç eleştirmezler. “Ne”, “neden”, “niçin”, “nasıl”, “neyle” ve “kim” sorularını sormazlar.

Herhangi bir orta düzey futbol takımı fanatiği de böyle davranır. Ona küçük yaşta benimsetilen bir futbol takımının taraftarı olması öğütlenmiştir o da büyüyünce o “güzel” duyguları yeniden yaşamak ister ama kendisini sorgulama ihtiyacı hissetmez. Kendisine “neden” ve “niçin” sorularını sorma gereği duymaz. Onun için önemli olan tribünde slogan atmak, taraftarı olduğu takım gol attığında tezahürat, gol yediğinde küfür etmekten başka bir şey değildir. Arada sırada sahadaki oyunu kızıştırmak için ıslık çalmak ve tempolu tezahüratlardan başka bir şey yapmaz. Bu tür insanlara “ne kazandın” veya “futbol takımının maçı kazanmasında senin katkın ne şekilde oldu” soruları sorulduğunda ise somut bir yanıt veremezler. Gerçekte olan tek şey tribüne girerken verilen bilet paralarının stadın kasasında toplanıp her iki takıma da eşit şekilde verilmesinden ibarettir.

Bu davranış modelini diğer olgulara da uyarlamak mümkün, mesela herhangi bir ideolojiyi benimseyen Ortadüzey zekâya sahip herhangi bir insanı ele alalım. Zamanında ona da hayatın en iyi şekilde nasıl yaşanılacağı ile ilgili idealler anlatılmış veya öğütlenmiştir. O da “iyi insan olmak adına” ona anlatılanlar çerçevesinde kendisini bir yerlere konumlandırır. Öğrendiklerini ise daha çok içinde bulunduğu insan topluluğundan kulaktan duyma öğretilerle zenginleştirir. Bir süre sonra onun için önemli olan kendisinin zannettiği fikirlerini başkalarına anlatmaktan, konu hakkında benzer düşüncelere sahip diğer insanlarla fikir alış-verişinden başka bir şey olmaz. Arada sırada sağdan soldan gelen ters görüşlere bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapmaz. Bağırıp çağırarak kendisinin haklı olduğunu zanneder ve karşısındaki susana kadar da susmaz. Gerçekte olan tek şey ise dünyayı en iyi hale getirmek adına yola çıkan bu insanların uzatılan köprüleri yıkmaktan ve kendilerini dar bir çerçeveye sınırlamalarından başka bir şey değildir.

Bu davranış modeline göre davranan insanların bir diğer özelliği de “tahammülsüzlük”tür. İster futbol fanatiği olsun ister herhangi bir ideolojinin taraftarı olsun bu kalıba giren çoğu insan kendi taraftarı olduğu herhangi bir fikre veya oluşuma zıt bir fikir veya oluşumla karşı karşıya kaldığında ona tahammül etmemeyi bir erdem olarak görür. Onunla kahramanvari bir savaşım içine girer adeta bir şeyleri başka bir şeylerden “kurtarır”. Gerçekte olan tek şey ise bu insanların kendilerini geliştirmek için ayaklarının dibine kadar gelen fırsatı ellerinin tersiyle tepmelerinden başka bir şey değildir.

Bahsettiğim olgu ahlaki bir kavram değil, adi suçları kapsamıyor.

Şöyle düşünün, mesela siz hep doğru düşündüğünüzü zannediyorsunuz ama karşınıza başkalarına göre doğru olan şeyler de geliyor. Bu tür bir ortamda belki sizin bildiğiniz doğrular gerçekte doğru olmayabilir veya bunun tam tersi de olabilir. Bu tür bir ortamda “tahammül” edebilmeyi “başaranlar” hayatın gerçeklerine ulaşabilir. Tahammülün bittiği yerde kargaşa ve çalkantıların olması doğal.

Şöyle bir etrafınıza bakın, gözünüze ilişen tanıdıklarınız arasında bu tanıma uymayan birileri var mı?

Türkiye'nin zaafı da bireysel anlamda bu. Yani halâ bir şeyleri aşabilme yeteneği olan insanların sayısı çok az ve bunlar ülke yönetiminde söz sahibi değil.

Pazartesi, Kasım 27, 2006

Nankörizm

İnsanların bir kısmı vardır ki onlarla ne tartışmak mümkündür ne de tartışmamak. Onlar, dönüp sizin yüzünüze karşı “aslansın”, “kaplansın” der sırtınızı sıvazlarlar. Arkanızı döndüğünüzde ise sizin hakkınızda demedik laf bırakmazlar. Bu canlı türünün bir başka tanımı da hayata ve diğer insanlara karşı kötü oyunlar oynayan ve söyledikleri ile yaptıkları aynı olmayan insanlar şeklindedir.

Çok sıradan olmakla birlikte bu tür yaratıklarla ilgili, “olduğu gibi görünmeyen, göründüğü gibi de olmayan, karşısındakinin yüzüne gülüp arkasından konuşan, dedikodu yapan, iş çeviren, bakışları da, gülücükleri de sahte olan, çıkar peşinde koşan kişiler” gibi bir tanımlama da yapılabilir.

“İkiyüzlü” olabilmek için karacahil olmaya gerek yok, “yarıcahil” olmak yeterli. Normal insanlardan tek farkları bir “beyin” yerine “beyincik” taşıyor olmaları ve onu da yarım yamalak kullanıyor olmalarıdır. Canlılar arasında bu tanıma uyanlar arasında insanların “ikiyüzlü” olarak nitelendirilen bir türü ve nankörlüklerinden dolayı sokak kedilerini örnek olarak verebiliriz. (Kediseverler alınmasın lütfen… Zira kedilerin büyükleri asil yaratıklardır:)

Bu canlı türünden olan “herhangi birisi” size öyle tatlı ninniler söyler, öyle güzel masallar anlatır ki kendinizi çocuk gibi hissedersiniz. Ondan hiç bir zarar gelmeyeceğini düşünür, adeta onu yerlere göklere sığdıramazsınız. Hatta bir süre sonra gözleriniz kamaşmaya başlar adeta onun anlattığı “hikâyelerde” onu bir meleğe ve belki de bir “kahramana” benzetmeye başlarsınız. Halbuki atalarımız bu durum için ne güzel şeyler söylemişler “Eşeğe altın semer de taksan eşek yine eşek yine eşektir”.

Bu tür insanların suratına gerçekleri vurduğunuzda ise koparmadıkları yaygara, atmadıkları iftira, söylemedikleri yalan kalmaz. Dedikodular birbiri ardına etrafta dolaşmaya başlar, ortalık adeta bir kaosa dönüşür, hiç kimsenin diğerine güveni kalmaz, topluca insanlar fikri buhrana kapılır. Bazı beyni kıtlar da bu yalanlara inanır…

Oysaki bu tür “insanların” kendilerinden ve çıkarlarından başka düşündükleri bir şey yoktur. Yaptıklarını da vatana millete faydası olsun diye değil “gösteriş olsun diye” yaparlar. Eski dilde bu tür insanlara ayrıca “mürai” de denilirdi… Onlar için “iyilik yap denize at” kavramı anlamsız ve gereksiz bir atasözünden başka bir şey değildir. Bu tür bencil yaratıklara ne güvenilir ne de yanına yaklaşılır. Onlar “kullanmak” ve “faydalanmak” için yaratılmış mahluklardır. İhya olacaklarını bilseler en değerli görülen şeyleri bile satmaktan çekinmezler.

Türkçe için gecesini gündüzüne kattığını “iddia eden”, gerçekte ise hazıra konup mevcuda çöreklenen, üstelik üzerine çöreklendiği şeyin “hesabını veremeyen”, kaldı ki üzerine bir gram fayda getirmeyen bu tür “mürai” zihniyetli “asalak” insanları uzayda aramanıza da gerek yok. Şöyle bir kulak kabartsanız o kadife renkli seslerini duyacaksınız…

Halbuki bu tür kocakarı kılıklı mikro organizmalar bilmezler mi ki iplikleri pazara çıktığında düşecekleri durumun ne vahim, ne rezil bir durum olacağını… Bu tür insanlar için yapılabilecek milyonlarca şey var aslında ama içlerinden en beteri onların gerçek yüzlerini piyasaya çıkarmak, “utanma” duygusunun ne olduğunu onlara yaşatarak öğretmektir.

Bu tür insanlara karşı tek bir önerim var. Hem kendinize hem de başkalarına karşı “dürüst” olun, çünkü başka bir çıkar yolunuz yok.

Perşembe, Kasım 09, 2006

Sıradanlık

Bir olguyu anlatırken olgunun kendisini anlatmakla olguda gerçekleşenleri anlatmak arasında çok fark vardır. Her olayda mutlu edici bir çok gelişme yaşanırken bir o kadar başarı da peşi sıra gelebilir. Hatta ömrümüzün geri kalanını geçmişteki gurur kaynaklarınız ve başarılarınızı anlatarak da tamamlayabilirsiniz… Hayat bu tür “hikâyelerle” dolu… Mesela dama oynarken anlatacak bir çok şey bulabilirsiniz, hamlelerinizin sayısının ve kısa vadeli amaçlarının haddi hesabı yoktur, fakat oyununun kurallarını anlatmaya çalışsanız söyleyecek çok şey bulamamanız doğaldır.

Hayatınızı Türkçe yanlışlarını avlamakla geçiriyorsanız veya Türkçenin yanlış kullanıldığı ile ilgili konular ilginizi çekiyorsa eşi bulunmaz bir madene sahipsinizdir.

Eğer herhangi bir olayda gerçekleşenleri değil, olgunun kendisini anlatmak isterseniz önünüzdeki verimli alan birden bire çorak topraklara dönüşüverir. Elinize aldığınız o bir acuç verimsiz toprak parçası parmaklarınızın arasından kuma dönüşüp dökülüp gitmiştir bile…

O nedenle bir olguyu, bir olayı anlatırken, konunun cazibesini artırmak için çeşitli süslemeler yapılması kadar doğal bir şey yoktur. Bir konuşmacı için “sıradanlıktan” kurtulmanın en kolay yolu soyut anlatımlarım yanına doğru veya yanlış, somut örnekler serpiştirmektir.

Fakat bunun gibi bir yöntemin de sakat yanları vardır. Birincisi, detaylarla uğraşırken konudan uzaklaşılır ve hiç kimse olayın ne olduğunu anlayamaz.

Mesela herhangi bir dizi karakterinin dizide yapacaklarını kimse bilemez ve bu nedenle konu tartışıldığı zaman söylenenlerin ucu bucağı yoktur. Bazıları oyuncunun oyunculuk yeteneklerini, bazıları oyuncunun dizideki rolünü eleştir, diğerleri ise senaryo yazarının dizi karakteri ile ilgili tasarladıklarını tartışır, bu tür konularda sınırsız yorum yapılması gayet doğaldır.

Gerçek hayatta da bu böyledir. Her insan tekrarı olmayan bir oyunu dünya sahnesinde farkında olmadan oynamaya devam eder. Kimisi zengin, kimisi fakir, kimisi idealist, kimisi yozlaşmış, kimileri de boşvermişleri oynar…

Doğal olmayan ise herhangi bir faydasının olmadığı bilindiği halde bu sıradanlaşmanın yayılımını sürdürmesine rağmen insanlarda bir “monotonluk” ve “tekdüzelik” duygusu uyandırmamasıdır… Bu monotonluğun, sıradanlığın bu tür insanlar için bir ihtiyaç haline geldiğini de söyleyebiliriz.

Diğer bir sakatlık ise olayları anlatırken bu sıradanlık ve monotonluğa uğrama mecburiyetidir. İnsanların bir birlerine kızdığını, ya da haksızlığa uğradığını veya diğerlerinin elinde bulundurduklarına sahip olmak için çaba gösterdiğini düşünürüz… Bu açıdan bakıldığında dünyada düşmandan başka hiç bir şey yoktur. Bu mantığa göre biz başkasına, başkası da bize göre kötü ve ya düşmandır…

Bunun aslında böyle olmadığını, birşeyleri doğru düzgün yönetmekten “sorumlu” olduğunu hisseden ve bu amaçla hareket eden kimselerin de olduğunu düşünmek çok mu yanlış sizce?

Çarşamba, Ekim 18, 2006

Manevra

TDK'nın Güncel Türkçe Sözlüğü cep telefonlarından da erişilebilir hale getirmesi aslında önemli bir anlayış değişikliğinin göstergesi olarak düşünülebilir.

Türkiye'de yaşayan insanların dil alanındaki en büyük sıkıntısı “bilgiye ulaşılabilirlik” sorunu. KEB (WAP) hizmeti aracılığıyla bu konuda belirli bir mesafe şimdiden alındı fakat yapılacak çok şey var.

İngilizceyi ele alalım, her yerde var. her yerde olması, hatta Türkçeye de bulaşması bizim en rahatsız olduğumuz noktalardan birisi.

Bu noktada “ingilizce, her yere ulaşabilmeyi nasıl başardı?” sorusunu sormak gerekir. Aslında uzun bir geçmişi var ama kısaca sırtını teknolojiye dayadığını ve bu sayede bilgiye kolay ulaşılabilirlik anlamında önünün açıldığını söyleyebiliriz.

Bu anlamda Türk Dil Kurumu'nun Güncel Türkçe Sözlüğü genelağdan sonra cep telefonlarında da kullanıma açması, üstelik bunu hiç bir ücret almadan yapması Türkçenin herkese ulaşabilirliği açısından çok önemli ve yerinde bir karar. Türk Dil Kurumu ne yaptığının farkında mı bilemiyorum ama kurumun yabancı dillerin ülkedeki baskısına karşı stratejik bir manevra yaptığını da söyleyebiliriz.

Kurumların şevkini kırmak için söylemiyorum, tam aksine onları daha da teşvik etmek için söylüyorum; “Türk Dil Kurumu ve benzerleri” sırtlarını “teknolojiye” dayamalıdırlar. Bunu yapabilmek için de insanları teşvik edici bir tutum içine girmelidirler. Teşvik etmenin “para vermek” olarak anlaşılması, söylediklerimin anlaşılamadığı anlamına gelir.

Yurtdışındaki çalışmalara şöyle üstünkörü bir bakıldığında bile dil açısında bilgisayar alanında inanılmaz gelişmeler yaşandığı görülüyor. Çevirilerin artık bilgisayarlar sayesinde bedava yapılır hale gelmesi, ses tanıma sistemlerinin prototip olmaktan çıkması, (C++, Pascal gibi) yazılım dillerinin geliştirilmesi batı ile olan medeniyet yarışımızda sıradan örnekler olarak gösterilebilir. Henüz genele yayılmasa da artık insanların arabalarıyla, evleriyle konuşuyor olması bizi pek şaşırtmayan gelişmeler haline gelmeye başladı.

Bu anlamda “Türk Dil Kurumu ve benzerleri” sadece Türkçe ve Türkoloji konusunda kendisini yetiştirmiş kişileri değil, “aynı zamanda” yazılım geliştiricilerini, bilgisayar programcılarını, bilgisayar mühendislerini de teşvik etmeli, onlara üzerinde çalışacakları, kafa yoracakları konularda projeler önermeli ve “kol kanat germelidir”. Her yıl Türkçecilerle Bilgisayarcıları bir araya getirecek etkinlikler düzenlenmeli, bu iki kesim arasındaki bağları güçlendirici adımlar atmalıdırlar. Bu tür çalışmaları kurumlar kendi ceplerinden ödemek durumunda da değil, bu iş için üniversilerin mastır, doktora programlarından da yararlanılabilir veya mevcut yazılım evleri de yönlendirebilir. Bu tür etkinlikleri gerçekleştirmek için sponsorluk anlaşmaları da yapılabilir.

Geçmişte yaşanan talihsizliklerin adımlarımızı korkarak atmamıza sebep olmasına izin vermemeliyiz. Kurumlarımız çekingen davrandıkça batı daha da ileri gidiyor.

Batının sürekli söylediği gibi; “Bilgi paylaştıkça çoğalır”.